January 4th, 2011 § § permalink
Kendini öyle bir kaptırıyorsun ki koşturmacaya, bırak etrafındakileri, özlediklerini, aileni, kendini bile unutuyorsun. Acıktığını, üşüdüğünü, yorulduğunu, bitmek üzere olduğunu farketmiyorsun. Etrafındaki sesler kısılıyor, gördüklerin bulanıyor, dokundukların sert.
Saatler sonra oturduğunda yorgunluğunu hissetmek gibi, haftalar, belki yıllar sonra gittiğin bir yerde farkediyorsun zamanın nasıl akıp gittiğini, nasıl eridiğini, nasıl hatırlayamadığını, nasıl harcandığını. Gittiğin yer, öyle senin için özel bir yer değil aslında. Hani o her gidişinde rahatladığın, belki ağladığın, belki saatlerce sessizce oturduğun, gökyüzünü izlediğin ya da ciğerinin, nefesinin en derinlerine sakladığın anılarını bir of’la havaya karıştıran yer değil.
Algıların öyle bir açılıyor ki, sanki yeniden doğuyorsun. Öylesine yoğun bir duygu ki, ibadet etmemişçesine tanrıya sarılıyorsun, korku, hayranlık ve huzurla. Teninde ve göz kapaklarının üzerinde nem, yanaklarında ve saçlarında ürperten, ama üşütmeyen rüzgarın izi, ellerinde eli.
Gözlerini kapatıp dinliyorsun. İstiyorsun, diliyorsun. Büyük rastlantılar, büyük beklentiler..
(Model: Selen, Aralık 2010/Galata)
Fonda Elbow-Great Expectations
December 6th, 2010 § § permalink
Dün ilk kez Salon IKSV’ye gittim, Şişhane’de, oldukça güzel bir mekan, daha önceki konserlere fırsat bulup da gidememiştim. Ama dünkü konserin ayrı bir önemi vardı. Sahnede Göksel, yanında Mabel, yeni bir şarkı, enfes bir düet..

Kelimelere sağdıramayacağım kadar güzel bir andı benim için. Geriye de bu güzel kare kaldı..
Göksel’in Radyo Günleri ismindeki konserler serisinin ilki idi, şehir şehir dolaşacaklar sanırım, sevenlere duyurulur.
October 12th, 2009 § § permalink
sadece mobil yüklemeleri için..
omurden.blogspot.com
February 21st, 2009 § § permalink

Another day to live
Another way to go..
(site temasına çok uydu)
February 9th, 2009 § § permalink

Hava güneşliyken insanın ofiste tıkılıp kalması can sıkıcı bişey. Yazın hava kararmadan pek dışarı çıkamayan biriyim, ama işin içine kış güneşi girince durum farklı oluyor. Kış güneşi… öncelikle güzel, asla eskimeyecek bir şarkı. İkincisi, kış güneşi terletmez. çünkü üzerinde tişört yoktur. Daha güzeli, tişört üzerine ceket giyersin, yazın bunu da yapamazsın mesela. Yaz dediğin vıcık vıcık bişey zaten ( İstanbul için konuşuyorum tabiki).
Yaz dediğin şey uyuyarak geçmeli. Niye? Çünkü alerjim var. İlacı içince kafamı kaldıramıyorum zaten. O yüzden ilaç kullanmadan evde uyumak lazım. Akşamüstü çıkıp biraz geziceksin, güneş batmadan da buz gibi biranı açıp keyif yapıcaksın. Gece çalışıcaksın. Bence böyle bir alternatifi olabilmeli insanın.
Kış güneşi diyodum evet… gözleri kamaştırmaz, sıcak vurmaz, efil efil ( evet efil efil) eser hava. Soğuk olur ama atkın olur. Boynun sıcacık olur, ama ellerin soğuk olur. Yüzüne rüzgar vurur ayılırsın, çeketinin arasından girer, ürpertir…
Yaz; yazın doğan bir adama sevdiremediysen kendini, sende bir sorun var demektir.

İkinci can sıkıcı şey de zaman. Yanlış anlamayın, zaman dediysem zamanın akması falan değil. Zamanın zamansız akması can sıkıcı olan. Hani bazen geçmemesi, bazen de nasıl olduğunu anlayamadan yok olması.
Mesela; Uçurtmayı Vurmasınlar… Annem ve babamla gittiğim tek film oluşundan mı, yoksa ilk gittiğim film olmasından mı bilemiyorum ama, çok özel bir gündü benim için. O gün olanların hepsini hatırlarken düşünüyorum da zaman çok hızlı geçmiş. Bazen de geçen 6 saat sanki 10 dakika… Bu pek adil değil ama?
Bir de hatırlamak var di mi? Nasıl oluyor bir grupta 10 kişiyi hatırlarken bir insanın orda olduğun unutabiliyorsun. Bu can yakıyor işte. Hafıza bazen zamana direnemiyor. Bazen de zaman hafızaya…

Düşündüm de ayaklar çok fazla yük çekiyor. Bu bünye için, yaşadıkları için, yaşamadıkları için, yaşayamadıkları için, çektikleri için, ağladıkları ve güldükleri için.. Ayakların yükü çok. Bazen uçmak istiyorlar. Bir yere ait olmamak istiyorlar, toprağa değmek istemiyorlar. Ve o an biri belki mutlu, belki mutsuz. Belki onu düşünen biri mutsuz, belki umursamaz. Ama o ayak yere değmiyor.
“ayakta beklemek” var ya.. genelde ayaklar bekler işte. Beklemek inanılmaz can yakıcı bişey gibi görünür. Ama o ayaklar uzuuuuun süre bekledikten sonra birden hareketlenir ve koşarlar bir yöne. Sarılamaz ama , yine o sarılma anında bekler. Mutluluk anı.
Havada kalan ayak fotoğrafı nedense çok etkiledi beni, biryerlere bağlamak istemedim, bağlasaydım kurgu olacaktı. Hayattaki kurguları sevmiyorum, belki o yüzdendir.
Fonda the veils – lavinia çalıyordu.
January 3rd, 2009 § § permalink

Wild flowers in starlit heaven
Still enchanted in flight
Obsessions lament to freedom..
photo by punkshits